Rivayete göre; Apolyont’un en eski sahibi olan Apollonia Kralı’nın çok güzel bir kızı varmış. Günün birinde, komşu krallık Melde’nin prensi güzel kraliçeye âşık olmuş. Ancak prensesin gönlü olmadığı için, varmamış prense. Kral, Apolyont Gölü kıyısındaki bir tepe üzerine saray yaptırarak orada saklamış kızını. Buna çok sinirlenen Melde Kralı, Mustafakemalpaşa Nehri’nin yatağını değiştirterek, Apollonia’nın sular altında kalmasına yol açmış. İşte bugünkü Gölyazı Yarımadası da tarihteki bu su baskını nedeniyle oluşmuş.

Türk – Yunan Mubalesinden sonra bi kısım Yunanistan’da yaşayan Türkler, Bursa’nın göl kenarındaki şirin mi şirin eski adıyla Apolyont yeni adıyla Gölyazı olan köyüne taşınmışlar. Babaannemin dedesi o zamanlarda mübadeleyle gelip bu köye taşınan Türkler’denmiş. Büyük babaannemiz ise vefaat edene kadar yaşamını bu köyde devam ettirmişti. İşte bu köyle ilk tanışmam da böyle olmuştu. Bayram ziyaretlerinden az da olsa küçüklüğümden hayal meyal köyü hatırlıyordum.

Şimdi ise GFK(Garanti Fotoğrafçılık Klubu) sayesinde bir kere daha gidip köyü inceleme fırsatım oldu. Peki bu güzel köyde neler var. Nerede neler yenir? En güzel fotoğraf nereden yakalanır ? Gitmeyi düşünenler için paylaşmak istedim.

Hocamızın dediğine göre eskiden bir tür tatlı su ıstakozu olan kerevit gölden çok fazla çıkarmış. Köyün girişinde hanlar varmış. Kadınlar sokaklarda kerevit sepetleri örerlermiş. Öyle güzel, öyle doğal, öyle büyüleyici bir güzelliği varmış ki herkes hayran kalırmış. Çok da eski değil bunda 20 30 sene evvel. Peki sonra nolmuş? Göle daha fazla balık olsun diye fazladan balık atmışlar ki bu da kerevitlerin yok olmasına sebep olmuş. Peki ya şimdi diyeceksiniz. Şimdi köyün geçim kaynağı balıkçılık. Hadi turumuza başlayalım 🙂

Sabah köye vardığımızda, ilk önce köyün en yüksek tepesine çıkarak tüm köyün tam bir görüntüsünü aldık. Yuvarlak adacığı daha net gördük. Sonra yavaş yavaş aşağı indik köyün içinden geçerek Ağlayan Çınar’a geldik. Öğle saati olmuştu. Burada gölden çıkan oraya özel tatlı su balığı olan turna

yı tattık. Tipi biraz garip de olsa çok lezzetli bir balıktı. Ağlayan Çınar’ın özelliği şudur ki kocaman, yaşlı, heybetli bir çınar düşünün. Kocaman bir çay bahçesini kaplamış. İrice bir gövdesi var ve içinden de göl suyu akıyor. Çalan müziklerin ne kadar güzel

olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir köy yerindeki balık lokantısında Beatles dinleyebileceğim hiç bir zaman aklıma gelmezdi. Göl kenarında hem midelere hem kulaklara gelen inanılmaz bir ziyafetti.

Yemekten sonra ufak 6 kişilik balıkçı sandallarıyla göle açıldık. Aslında yazın sular çekildiğinde hikayede bahsedilen kalıntıların da görüldüğünü söylediler ama o da bu sefere kısmet değilmiş. Kız adası olarak bilinen bi konuma gelerek eşsiz güzellikteki nilüfer çiçeklerini fotoğrafladık. Ardından köprünün altından geçerek köyün diğer tarafına doğru ilerledik. Köyü gölden resmettik. Göl turumuzu tamamladıktan sonra Ağlayan Çınar’a geri döndük. Ordan şehrin girişindeki ufak kiliseye gittik. Ardından geri dönüp körüden geçerek şehrin içine girdik.

Şehrin içine girdikten sonra bizleri daha farklı güzellikler karşılıyordu. Balık satanlar, gözleme açan teyzeler, meyvacılar, göle karşı hamaklar, biraz fotoğrafladık biraz da anın tadını çıkardık. Hatta gözlemeci teyzelerden biri büyük dedemlerin soyunu bile bildi 🙂 Eski dönemden kalan kalıntılar şehrin her yerindeydi. Ardından daha da içerlere gittik. Köylü genç güzel şalvarlı genç kızları, suya atlayan gölde oynayan çocukları, ağdan balık toplayan balıkçıları fotoğrafladık. Halkla sohbet ettik, biraz çocuk sevdik. Saçlarımızı rüzgara bıraktık çayımızı içtik 🙂

Herşey çok güzeldi ve herşey çok doğaldı. Bir yerlerde bozulmayan, korunan eskimeyen bişeyler vardı bir kez daha farkına vardık 😉

Reklamlar