Aslında bu yazıyı çok daha önce yazmalıydım. Ancak yeni yazma fırsatı buluyorum. Londra’yı Ekim sonunda katıldığım bir konferans sırasında gezme fırsatı bulmuştum. Aslında herşey mükemmel olmasına rağmen İstanbul’da yaşamaya alışmış biri olarak legodan yapılmış gibi duran bu şehrin düzeni biraz rahatsız edici geldi açıkçası. 🙂 Tabi bu şehrin ne kadar mükemmel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Benzeri bir durumda kısa bir süreyle bulunacak olanlar planımı örnek alabilirler.

IMG_7122

Konferans Perşembe ve Cuma günleri gerçekleşecekti. Öncesinde şehri biraz tanımak için Salı sabah ilk uçuşla gittim. Arkadaşlarımın tavsiyesi üzerinde citymapper uygulamasını indirdim. Londra’nın karmaşık yer altı metrosunda insanın kaybolması çok kolay 🙂 11 civarı olması lazım uçaktan inmiştim. Havalalının ücretsiz wifi’ına bağlanıp(yanlış hatırlamıyorsam yarım sa ücretsiz olmalı) hangi trene vs. binicem diye bakıp, trene doğru ilerledim. O arada da her ihtimale karşı trenin girişinde küçük bi tünel cep haritası aldım. Nolur nolmaz sonuçta 🙂 Citymapper’ın gösterdiğine göre otelimin olduğu yere en yakın istasyon Paddington istasyonu olmakla beraber oraya 10 dk’da gidecek bir de hızlı tren vardı. Yani o hızlı treni ya ben bulamadım ya da hiç yoktu, şu an bunu bilmem tabi ki imkansız ama ilk gelen trene bindim. Sonra da tünel haritasını açıp Paddington istasyonunu hangi duraklarda aktarma olduğunu nasıl devam edeceğimi işaretledim. Çünkü nasıl olsa hızlı tren varmış diye alternatiflere bakmamıştım bu da benim ayıbım tabi de bilemezdim. Sonuç olarak o nolur nolmaz diye alınan metro haritası bayaa hayatımı kurtardı, zira metroda telefon da çekmiyor. Neyse bir şekilde Paddington’a geldim. Hattımın sağladığı Türkiye’deki internetini yurt dışında da kullan kampanyasıyla – tabi ki sınırlı 100 MB – artık ne olursa olsun olmadı öderim mantığıyla internetimi açtım. Yer yer çekip yer yer çekmese de bir şekilde otelime varmamı sağladı. Tabi bu arada neden taksiye binmedim acaba diye kendimi sorgulamalardayım. İngiliz ruhu havalanında nasıl bir kanıma işlediyse artık hemen metroya atlamışım 🙂 Bu arada şunu da belirtmek isterim ki. Hayır Padding istasyonu otelime yakın filan değildi. Otelim Hyde Park’ın kapısına 50 metre mesafedeydi ki tam o köşede bir de metro istasyonu vardı. Yavaş yavaş öğreniyoruz.

IMG_7075

Otele vardığımda sa 12 civarıydı. Odamı 2’den önce alamayacağımı istersem lobide bekleyebileceğimi söylediler. Yeni gelmiştim ve Ekim sonuna göre muhteşem bir hava vardı, herkes t-shirtle geziyordu, karşısı Hyde Park’dı. Sadece gerekli olan eşyalarımı -cüzdanım, profesyonel makinem, ve telefonumu – alarak Hyde Park’a doğru yola çıktım. Nasıl güzel nasıl iç açıcı bir manzara. Gözlüğümün içine arı girmeseydi daha mutlu olabilirdim ama atmosfer onu da çabuk unutturdu. Neyseki sokmadı. Bi yandan hayran hayran etrafı izleyip bi yandan fotoğraf çekerek ilerledim. Gölün kenarında sevimli bir kafeteryadan elmalı turta ve kahve alarak hemen nehrin kenarında bir yer buldum kendime. Şanslıyım diyordum ki kuşlar biri gelip biri gidiyor tabağımı izliyor. Bi tane tombalakça olanı uzun süre tabağımı izledi. Ne zaman ki ben çatalı bıraktım, kahvemi elime aldım. Kuş da gelip tabağımdaki küçük kırıkları yemeye başladı. 😀 Ama takdir etmek lazım kibar kuşmuş, ben yerken saldırmadı sonuçta.

IMG_4701

Bu sırada telefonumun şarjı bitti. Sonra aklıma şöyle bir fikir geldi, fotoğraf makinesinde de bir yerinde çektiğim fotoğrafların tarihi yazıyor olmalı. Sonuçta bilgisayara atınca yazıyor. Ayarlarda bulup, fotoğrafın üstünde görünecek şekilde değiştirdim. Tahminen 2 sa gibi bir farkla saati kendince gösteriyordu. Sonrasında ne mi yaptım. 😀 Ara ara fotoğraf çekmeyecek bile olsam fotoğraf çekip saate baktım. 2’ye doğru otelimdeydim 😉

Otelime yerleştim, biraz dinlendikten sonra bu sefer planlı bir şekilde gezmek için yola koyuldum. Tabi ki bu sefer otelimin köşesindeki metro istasyonunu kullandım. (Lancaster Gate)

11939626_991178777605488_2108644178_nBu arada ben yürümeyi aşırı severim. Yanımda beni durduracak kimse olmamasını da fırsat bilerek sonsuz yürüyüşler yapacağım gezime başladım. Metrodan Green Park durağından indim. İlk hedefim Buckingham Palaca olacaktı. Parkın içinden yürüyerek Buckingham Palace’a doğru ilerledim. Fotoğraf faslını tamamladıktan sonra Saint James’s Park’ın kenarından yolu takip ederek, Churchill Museum’a doğru ilerledim ancak girmedim. Yine parkın etrafından dolanarak HORSE GUARDS’a doğru ilerleyip, gösterilerini izledim. Binanın içinden caddenin diğer tarafına geçiş var. Oradan yukarı Trafalgar Square’e doğru ilerlerken ilk koyduğum fotoğraftaki manzarayla karşılaşacaksınız. Hele de saatler gün batımına yakınsa, binalara düşen ışık büyüleyici güzellikte oluyor. Devam edip, National Gallery’ye ulaştım. National Gallery’ye giriş ücretsiz. Korkunç büyüklükte olduğunu söylemem gerekli. Sanırım 1 sa civarı orada harcamış olmam lazım. Sonrasında çevrede yemek yiyebileceğim bi yer var mıdır, etraf nasıldır diye biraz caddelerde dolanıp birşeyler atıştırıp benim için Londra deyince aklımda ilk canlanan planı gerçekleştirmek için yola koyuldum.

Evet İstanbul’a müzikaller geliyor, güzel müzikaller de geliyor ama biz müzikaller söz konusu olunca host değil home country olduğumuz için seçme olanağımız yok. Bize ne geliyorsa onla yetinmek zorunda kalıyoruz. Bu sefer müzikallerin doğduğu yerlerden birinde olacak olmak beni heyecanlandırmıştı. Biraz araştırdıktan sonra henüz gitmeden Witch müzikaline bilet almıştım. Victoria sahnesinde oynayacaktı. Büyüleyici güzellikteki salonun resimleri gitmeden beni etkisine almıştı. Ama şans o ya önden 4. sırada bi koltuk boş kalmış ve indirime girmişti. Böyleci muhteşem bi müzikali Türkiye’de izleyebileceğimden daha ucuz fiyata ve çok da iyi bir konumdan izleyecektim. Buraya kadar güzel. Haritada Victoria tiyatrosunu buldum. Hangi durakta ineceğimi hesapladım geldim. Ama binaların dışında kaldırımı da kapsayan bi tadilat var. Bunun girişi neresi, kazıklandım mı acaba nolacak şimdilerle dolanırken Bir Victoria buldum ancak o o değilmiş. Neyse yaklaşık bir 20 dk dolandım sanırım 🙂 Bu kadar karmaşık olmamalıydı. Amaaa değdi mi değdi. Peki İngiliz erkekleri neden bu kadar yakışıklı.

IMG_4713

Kendi saatime göre gece 2 ve ben 4 saatlik uçuş yapmıştım. Hoşafım çıkmış olarak kendimi otelime attım. Başarılı bir ilk gündü. Bu arada artık metroları öğrenmiştim. 😉

2. Gün:

Sizin tabi böyle bir ihtiyacınız olmayacak ama ben sabahtan konferansın yapılacağı yere bakmak için yola çıktım. Bir önceki günün aksine yağmurlu bir gündü. Vakit kaybetmemek için erken çıkmıştım. Bir an önce gidip bakar sonra da kahvaltı edip güne devam ederim diye planlamıştım. Ancak sanırım biraz fazla erken çıkmışım. 🙂 Bizdeki e5- tem trafiği gibi Londra’da da metro trafiği var. Her durakta 10 dk 15 dk bekleyeceğim isteyen inebilir diye anons yapıyorlar. Gideceğim yer de çok yakın değil. Oxford Street’e çıkan durakta inip en azından kahvaltımı ederim diye düşündüm. Bu arada yağmur devam ediyor. Çok değişik şeyler yiyebilen bir insan değilim. Dolayısıyla kahve – kruvasan aşkıyla Starbucks aramaya başladım. Tabi Nero da olur ama ana cadde üzerinde bi süre yürümeme rağmen göremedim. Aralara bakınmaya başladım. Bir Starbuck buldum ancak işe gidiş saati olmasının azizliğini yine yaşadım. Bu sefer de içerisi full doluydu. Yağmur da biraz hafiflemişti. Beremi taktım. Kahvemi elime aldım, geri metroya yürümeye devam ettim. Hatta keyifli bile sayılırdı. 🙂

Konferans Business Design Center’da yapılacaktı. Veee tabi ki city mapper yine başarılı değildi. Yarım saatlik yürüyüş yolu vermişti sağolsun. Halbuki konferans salonunun karşısında bir metro durağı vardı. Bunu da atlattıktan sonra otelime bir uğrayıp 2. günün planını yaptım. Tabi biraz vakit kaybetmiştim. 3. ve 4. günlerim konferansta geçeceği son gün de öğleden sonra döneceğim için tek tam günüm olan bugünü iyi değerlendirmeliydim.

Her yeri gezemeyecektim. O yüzden birbirine yakın yerlerle ilerlemeye karar verdim. British Museum’la başladım. Sanırım içerde 2 sa filan geçirmiş olmam lazım. Özellikle mumyaların olduğu salon baya ilgi çekiciydi. İyice kendimi kaybetmeden çıkmaya karar verdim 🙂 Sanırım sa 3 civarıydı. Devam etmeden yemek yemeye karar verdim. İngilizlerin ünlü fish&chipsini denemek için uygun bir zamandı. British Museum’un karşı sokağındaki açık publardan birine oturdum. 10-15 dk bekledim. Kimse sipariş almaya gelmedi. Meğerse self-servismiş. Üstüne gidip şu kadar zamandır bekliyorum neden siparişimi almadınız diye sorduğum için bir de atar yedim. 🙂 Ve mutlu son aşağıda. İnanılmaz lezzetliydi. Mekanın adı The Plough’du.

IMG_4737

Yemekten sonra tura devam ettim ancak yemek biraz ağır gelmişti. Benim gibi çok değişik şeyler yiyemeyenler bu kadar ağır bir yemeği yerken bir kere daha düşünsünler.

Metroyla St. Paul Catherdraline gittim. O arada Covent Garden’a da gittim ama tam sırasını hatırlamıyorum şu an. Sonra yürüyerek, nehir kenarına indim. Evet ünlü olan Tower Bridge ama Medium Bridge’in bulunduğu konum nedeniyle inanılmaz fotoğraflar çekme ihtimaliniz çok yüksek. Benim kapabildiklerim aşağıdakiler. Günün kalanında nehir kenarında yürüdüm. Yer yer nehri, yer yer nehir kenarında çalan müzisyenleri izledim. Etrafta görebilecekleriniz: Shard, Tower of London, Tower Bridge, Tate Modern.

IMG_7164

IMG_7165

IMG_7174

IMG_7180

IMG_7188

Hava kararana kadar nehir kenarında yürüyüş yaptım. Akşam için London Eye’a binmeyi planlamıştım. Şehri 360 derece izlemek çok eğlenceliydi. Ancak sürekli fotoğraflar yansıdığı için kayda değer hiç bir fotoğraf maalesef çekemedim 😦 Big Ben’i havadan görmek muhteşemdi ancak bi de önünden geçmek için, yürüyerek devam ettim. Sonra metroya binip otelime döndüm.

3. ve 4. günler konferanstaydım. Akşamları Oxford Street’deki mağazalar geç kapandığı için alternatif oluşturabiliyor.

IMG_4766

IMG_4764

Son gün sadece yarım günüm vardı. Sabah otelimde İngiliz kahvaltısının vejeteryan üsülünu deneme gafletinde bulundum. Yani tabi değişik ama insan sabah neden bunu yiyorsunuz diye bi kendine soruyor.

12070694_406947696168006_145321365_n

Geriye kalan gidilebilecek yerler arasından yine seçim yapmam gerekiyordu. Sherlock Museum ve Beatles Store olmazsa olmazdı. Ama tahmin ettiğimden daha az zaman harcadım. Madame Tussauds’a girebilirdim ama daha önce gitmiştim. Bu noktada seçimimi Nothing Hill’den kullandım. Gittiğimde sadece gittiğim güne özel olduğunu bilmesem deP ortobello Road Market’de kendimi öyle bir kaybettim ki neredeyse uçağa geç kalacaktım. Portobello Road Market aslında bit pazarı gibi düşünülebilir. Ancak bunun dışında Cadılar Bayramı da olmasının kattığı hem satıcıların hem kenarda köşede duran insanları yaptığı showlar, her köşe başındaki müzisyenleri, inanılmaz lezzetli ve ucuz hamur işleriyle kesinlikle görülmeye değer bir yer.IMG_4778

IMG_7202

IMG_4786

İyi eğlenceler 😉

Reklamlar